5 Temmuz 2025 Cumartesi

Unicorn Kafalı Bulutlar III

 

“Üzerinde siyah tişört olan, kahverengi saçlı, yeşil gözlü küçük bir erkek çocuğu kaybolmuştur. Bulanların belediye binasına gelmeleri önemle rica olunur. Tekrar ediyorum; üzerinde siyah tişört olan…”

 

Ara ara tekrarlanan anons, kaygılı düşüncelerimi bölüyor, beni kısa bir süreliğine yabancısı olduğum başka bir kaygı çamuruna buluyordu. Orta parmağımla başparmağım arasına sıkıştırdığım izmariti bu kez karşı kaldırımdaki çöp bidonuna denklemeyi becermiştim. Asfaltın önümde sıcaktan dans ederek buharlaştığı bir yaz gününde, seyrek yapraklı zayıf bir ağacın faydasız gölgesinde oturmuş sigara içiyor, O’nun evine bakıyordum. Kapı açılınca, sanki karnımdan da bir kapı açılmış ve sıkıntı mı, ferahlık mı olduğunu bilmediğim bir hareketlilik içime sızmıştı. Kırmızı ojeli beyaz elleriyle saçını düzeltti. Sıcaktan memnuniyetsiz, dudakları büzüldü. Sıcağı sevmezdi. Güneş gözlüklerini ilk defa görüyordum, yakışmıştı. Beyaz vücudunu saran siyah elbisesiyle arabasına yürüdü. Aynayı düzeltip, acemi ama güvenli bir kalkışla kayboldu. Karnımda açılan kapıdan içime biraz daha sıkıntı girmiş ve kapanmıştı.

İki insan ne kadar bekleyebilirse beklemiş, ne kadar kavuşabilirse kavuşmuş, ne kadar sevebilirse sevmiştik. Diğer insanları küçümsemiyor ama kendi hislerimin ve yaşadıklarımızın gücünü biliyordum. Bana göre her duyguyu tüm insanlığın hislerinin toplamı ölçütünde yaşamış, bu güçte inşalar ve yıkımlar yaratmıştık. Yıllar boyunca sadece birbirimizin varlığından ve bu varlığın kavuşmuş olmasından tarifsiz, çocuksu bir sevinçle yetinmiştik. Bu kavuşma bize evrenin bir kıyağıydı. Derinden korktuğu için her seferinde sarmaş dolaş kikirdeyerek girdiğimiz deniz, beraber yürüdüğümüz ve aynı kökten uzamış iki ağaç gibi sarılıp oturduğumuz ormanlar, aynı sokak kedisini severken çarpışan ellerimiz; yıllarca bu ülkenin yaşanmaz kılan yanlarını bile unutturmuş, bize yaşama ve mücadele gücü vermişti. Küçük ve basitmiş gibi görünen şeylerin dünyada ne büyük tesiri olduğunu ilk o zaman anlamıştım. Elbette her zaman güneşli orman yollarından yürüyememiştik. Bazen tökezleyip düştüğümüz yollarda kanayan dizlerimizle duraksamış, bazense dalgalı denizlerde neredeyse boğulmuştuk. İçimizdeki çöle diktiğimiz ağaçlardan bazıları kurusa da, sonunda yine her seferinde ormanımızda buluşuyorduk. Bu saflıkta ve güçte karşılıklı duygulara bazı insan şanslıysa hayatında bir sefer rastlar, çoğu ise filmlerde izlediği abartılı, olmayacak bir şey sanarak göçüp giderdi. Fakat tek kuralın hiçbir şeyin sonsuza kadar sürmemesi olduğu dünyada, beni tek mesajla bir belirsizlik ve melankoli dünyasında tek başıma bırakmıştı: ‘Ben ayrılmak istiyorum.’

Bu cümleyle aniden çarpışmak, çocuksu ve abartılı bir alınganlığı, öfkeyi ve hüznü bir anda çığ gibi üzerime yığmıştı. Fakat tüm bu ağır ve anlık hisler kısa süre sonra asıl gerçeklikte birleşti: Canımı yakan tarifsiz bir özlem, pişmanlıklar ve büyük bir sevgi. Bir süredir ilgimi bile sanki pahalı bir lütufmuşçasına cimrilikle ondan saklamış, belki de yolunda gitmeyen hayatımın öfkesini ona bulaştırmıştım. Küçük bir çocuk gibi kapandığım dünyamda, bencil bir yalnızlığa sığınmış, onu da kendi yalnızlığına mahkûm etmiştim. Uzaklaşıyor, kavga ediyor, birbirimizi onarma ihtiyacı bile hissetmiyorduk. Bir kelebeği avcumda tutarcasına çekinip özendiğim bu bağa karşı bazen hoyratlaşıyor, aynı kökten iki ağaç olduğumuz ormanımızı ateşe veriyorduk. Artık mücadele etmekte zorlandığım bir pişmanlık ve özlem çölünün güneşsiz kalmış, solan bir bitkisi olmuştum.

Ayrılmadan önce uzunca sayılabilecek bir süre kötüye giden ve iletişimsizlik bulutu halini alan ilişkimizde, toparlayabilecek bütün ihtimallerimizi es geçmiş, susmaya ve ertelemeye devam etmiştim. Bunun onu nasıl yaraladığını ve benden uzaklaştırdığını şimdi anlıyordum. O zaman beni bu korkunç ertelemelerin esiri eden ise; karmaşık kafamın içindeki sürekli artan bencil fırtınalarım, yükselen melankolim ve ikimizin yapacağı konuşmanın ayrılıkla bitme ihtimaline olan korkum ve kaçışımdı. Konuşmazsak, olumsuz bir sonuç da olmazdı. Bu şekilde, şimdi karşı kaldırımına oturup uzaktan baktığım kadınla olan sonumuzu ağır ağır hazırlamıştım.

“Son altı aydır, ne zaman dışarı çıkmak istesem yorgunum deyip reddetti,” dedim kendi kendime. İçimdeki ağır keder, birkaç saniyeliğine zayıf bir öfkenin esiri olmuştu yine. “Belki de aslında o da benim gibi konuşmaktan kaçıyormuş…” Fakat kabahati bölüşmek daha kötüydü, kabahat sadece bendeyken kontrol de bendeydi, sorunu tanımlayabiliyordum. Böylece aslında çözüm de bende olmuş olurdu. Bölüştüğümüzde ise bu kez bir bilinmezliğin ortasında kalıyordum. Bozuk, tozlu kaldırımda yürürken, etrafta kendi kendime konuştuğumu duyan biri olup olmadığı umurumda değildi. Sigara yaktım. Keskin, ölümcül duman zorla boğazımdan aşağı kayıp, boğa gibi burnumdan dışarıya süzüldü. “Fakat kaç gündür, bu en sevmediği havalarda bile evden çıkıyor, kime gidiyor?”

Tüm bu düşüncelerle, o an dünyadaki en yalnız adımların sahibi olduğumu sandığım kendime iyiden iyiye yabancılaşmış, yanımda onun ayaklarını aramaya başlamıştım. Tüm ömrümün aksine son beş yıldır yalnız yürümeye alışkın değildim ve artık yalnız olmak istemediğim evime gittim. Sanki bunları ben yaşamıyor, acı bir aşk romanı okuyordum. Böylesine bir bağdan, bu yabancılaşmaya gelmek korkunç bir trajedi olarak tanımlanırdı ancak. Kayıp üzerine kurulu yaşamlarımızda en ağır basan duygu hüzündü ve bunu engellemenin bir yolu yoktu. Kaygı ve özlem dolu zihnimin içinde neden ve nasıl soruları arabesk bir çözümsüzlükle çarpışıyor; sorular yanıttan uzaklaştıkça çığ halini alıp üzerime yığılıyordu.

 

Ekrandaki ‘Artık bu kişiye mesaj gönderemezsin’ yazısını görmezden gelerek hızla yukarıya kaydırıp eski mesajlarımızı okuduğumda aslında çoktandır anlatmaya çalıştığı yardım çığlıklarını nasıl es geçtiğimi, nasıl hoyrat ve umursamaz davrandığımı görüp, gözyaşlarıma engel olamadım. Belli ki son zamanlarda huysuz bir ihtiyarla küçük bir çocuk arasında nadiren karşılaştığı ve âşık olduğu olgun ve yetişkin benden bir süredir haber alamıyordu. İçimdeki bu yabancıyla daha fazla kavga edecek gücüm kalmamıştı. İnsanın kendisine karşı yorgun düşüp hırpalanması ne zor, dedim kendi kendime. Kahkahasını, kokusunu özlediğim bu donuk zamandan kaçmanın en iyi yolu biraz uyumaya çalışmaktı.

 

Yanıp sönmüş, tüten bir ormanın çorak, siyah, ölü toprağında yürüyordum. İsten yanan boğazımı ovalayıp, çaresizce bu yerden bir çıkış yolu aradım. Ne bir ağaç, ne bir ot, ne de bir hayvan vardı. Canlıya tek benzer şey bendim. Kötü bir susuzlukla yanan boğazımın acısı artarken, elimde bir kadeh şarap olduğunu fark ettim. Birkaç yudum kırmızı şarapla ağzımı ıslattıktan sonra gökyüzünden parlak bir cisim yanıma iniverdi: Bir uzay roketi.

İçine en fazla iki kişinin sığabileceği büyüklükteki bu sevimli ve garip roketten hiç korkmadan hemen yanına koştum. Bu cehennemden tek çıkış biletim oydu. Kapısı açıldı, şarabımı dökmemeye uğraşarak rahat koltuğuna oturup kemerimi bağladım. Yanmış ve kimsesiz ormandan yavaş yavaş havalanırken, içime dolan anlamsız sevincin esiri olmuş, yok olan ormanı çoktan unutmuştum.

Şoförsüz, başına buyruk uçuyor gibi görünen rotamızda gitgide bana tanıdık gelen manzaralardan geçmeye başlamıştık. Fakat bu görüntüler gerçek mi, sanrı mu anlamıyor, roketin küçük camındaki buğulu görüntüleri seçmeye çalışıyordum. İlk olarak –bir uzay aracına göre, sanki gezinti yapar gibi oldukça yavaş gidiyorduk- tarihi bir okul bahçesinden geçtik. Serin bir yaz gecesi ilk öpüştüğümüz bank hala orada duruyordu. İçime dolan tarifsiz sevgi hissiyle gülümseyip şarabımdan iri bir yudum aldım. Sonra tıpkı ‘Yıldızlı Gece’ tablosundaki gibi ışıltılı bir gecede, ormanla Saroz’un birleştiği o kamp alanından geçtik. Hayal meyal, kumda sarmaş dolaş oturmuş gökyüzünü izleyen bir çift görür gibi oldum. Gülümserken dolan gözlerimi kolumun tersiyle sildim. Füzenin hızlanmaya başlamasıyla beraber görüntüler, ileri sarılan bir film gibi hızla geçmeye başlamıştı. Telaşla, onları yakalamak ister gibi elimi cama koydum. Kahkahalarımız, birbirimize dolanıp izlediğimiz filmler, duşlar, sevişmeler, tavanı izleyerek kısık sesle yapılan planlar, birlikte yürünen ormanlar, el ele dinlenen konserler, O’nu uyurken seyrettiğim kamplar, çadırımızda karnıma sarılıp uyuduğu sırada yıldızlara bakıp gülümseyerek ‘Daha Mutlu Olamam’ şarkısını mırıldandığım gece, kavgalar, pişmanlıklar, depremler, yıkımlar… Pazarda annesini kaybetmiş ürkek bir çocuk telaşıyla görüntüleri yakalamaya, içlerine dâhil olmaya çalışıyor, tutamıyordum. Gözümden aceleyle yuvarlanan yaşlar ve gitgide hızlanan roketle tüm görüntüler birbirine karışmış, hızla geriye akan ışık kümelerine dönüşmüştü.

Yığılıp kaldığım koltukta, yere indiğimizi fark edince gözlerimi açtım. Ağır ağır aralanan roket kapısından, nereye indiğimi anlamaya çalışarak baktığımdaysa, sadece uçsuz bucaksız, kesintisiz, yoğun bir sisle karşılaştım. Araçtan tedirgin, nerede olduğunu bilmemenin rahatsızlığıyla, ürkütücü bir yalnızlığa indim. Sis, sadece sis vardı. Roket yavaş yavaş, ardında garip bir kulak çınlaması ve burukluk bırakarak uzaklaşarak gözden kaybolduğunda, içimde tarif edemediğim bir boşluk oluşmuştu. Artık bu kayıp gezegende ve sonsuz boşlukta, elimdeki bu kadehle bir başımaydım. Bir zamanlar içinde ışıltılı birilerinin parlak anılarına yuva olmuşken, terkedilip viraneye dönmüş boş bir ev gibiyim. Fakat ormanlar ara ara yanar, ardından daha gür çıkardı. Sisin içine oturdum, roketin geri gelmesini bekleyecektim.

 

Uyandığımda göğsümden, omuzlarımdan akan ter yatağımı ıslatmıştı. Doğruldum. Saat üçü çeyrek geçiyor. Bir süre başım ellerimin arasında, kendi nefes alış verişlerimi dinlerken, sigara yakıp gökyüzüne baktım. Cırcır böcekleri sıcağa isyan edercesine bağırıyordu. Yanıp sönen yıldızlara bakarken, dudağıma kederli, yarım bir gülümseme ilişti. Roketin geri gelmesini bekleyecektim.

 

“Üzerinde siyah tişört olan, kahverengi saçlı, yeşil gözlü küçük bir erkek çocuğu kaybolmuştur. Bulanların belediye binasına gelmeleri önemle rica olunur. Tekrar ediyorum; üzerinde siyah tişört olan…”