5 Temmuz 2025 Cumartesi

Unicorn Kafalı Bulutlar III

 

“Üzerinde siyah tişört olan, kahverengi saçlı, yeşil gözlü küçük bir erkek çocuğu kaybolmuştur. Bulanların belediye binasına gelmeleri önemle rica olunur. Tekrar ediyorum; üzerinde siyah tişört olan…”

 

Ara ara tekrarlanan anons, kaygılı düşüncelerimi bölüyor, beni kısa bir süreliğine yabancısı olduğum başka bir kaygı çamuruna buluyordu. Orta parmağımla başparmağım arasına sıkıştırdığım izmariti bu kez karşı kaldırımdaki çöp bidonuna denklemeyi becermiştim. Asfaltın önümde sıcaktan dans ederek buharlaştığı bir yaz gününde, seyrek yapraklı zayıf bir ağacın faydasız gölgesinde oturmuş sigara içiyor, O’nun evine bakıyordum. Kapı açılınca, sanki karnımdan da bir kapı açılmış ve sıkıntı mı, ferahlık mı olduğunu bilmediğim bir hareketlilik içime sızmıştı. Kırmızı ojeli beyaz elleriyle saçını düzeltti. Sıcaktan memnuniyetsiz, dudakları büzüldü. Sıcağı sevmezdi. Güneş gözlüklerini ilk defa görüyordum, yakışmıştı. Beyaz vücudunu saran siyah elbisesiyle arabasına yürüdü. Aynayı düzeltip, acemi ama güvenli bir kalkışla kayboldu. Karnımda açılan kapıdan içime biraz daha sıkıntı girmiş ve kapanmıştı.

İki insan ne kadar bekleyebilirse beklemiş, ne kadar kavuşabilirse kavuşmuş, ne kadar sevebilirse sevmiştik. Diğer insanları küçümsemiyor ama kendi hislerimin ve yaşadıklarımızın gücünü biliyordum. Bana göre her duyguyu tüm insanlığın hislerinin toplamı ölçütünde yaşamış, bu güçte inşalar ve yıkımlar yaratmıştık. Yıllar boyunca sadece birbirimizin varlığından ve bu varlığın kavuşmuş olmasından tarifsiz, çocuksu bir sevinçle yetinmiştik. Bu kavuşma bize evrenin bir kıyağıydı. Derinden korktuğu için her seferinde sarmaş dolaş kikirdeyerek girdiğimiz deniz, beraber yürüdüğümüz ve aynı kökten uzamış iki ağaç gibi sarılıp oturduğumuz ormanlar, aynı sokak kedisini severken çarpışan ellerimiz; yıllarca bu ülkenin yaşanmaz kılan yanlarını bile unutturmuş, bize yaşama ve mücadele gücü vermişti. Küçük ve basitmiş gibi görünen şeylerin dünyada ne büyük tesiri olduğunu ilk o zaman anlamıştım. Elbette her zaman güneşli orman yollarından yürüyememiştik. Bazen tökezleyip düştüğümüz yollarda kanayan dizlerimizle duraksamış, bazense dalgalı denizlerde neredeyse boğulmuştuk. İçimizdeki çöle diktiğimiz ağaçlardan bazıları kurusa da, sonunda yine her seferinde ormanımızda buluşuyorduk. Bu saflıkta ve güçte karşılıklı duygulara bazı insan şanslıysa hayatında bir sefer rastlar, çoğu ise filmlerde izlediği abartılı, olmayacak bir şey sanarak göçüp giderdi. Fakat tek kuralın hiçbir şeyin sonsuza kadar sürmemesi olduğu dünyada, beni tek mesajla bir belirsizlik ve melankoli dünyasında tek başıma bırakmıştı: ‘Ben ayrılmak istiyorum.’

Bu cümleyle aniden çarpışmak, çocuksu ve abartılı bir alınganlığı, öfkeyi ve hüznü bir anda çığ gibi üzerime yığmıştı. Fakat tüm bu ağır ve anlık hisler kısa süre sonra asıl gerçeklikte birleşti: Canımı yakan tarifsiz bir özlem, pişmanlıklar ve büyük bir sevgi. Bir süredir ilgimi bile sanki pahalı bir lütufmuşçasına cimrilikle ondan saklamış, belki de yolunda gitmeyen hayatımın öfkesini ona bulaştırmıştım. Küçük bir çocuk gibi kapandığım dünyamda, bencil bir yalnızlığa sığınmış, onu da kendi yalnızlığına mahkûm etmiştim. Uzaklaşıyor, kavga ediyor, birbirimizi onarma ihtiyacı bile hissetmiyorduk. Bir kelebeği avcumda tutarcasına çekinip özendiğim bu bağa karşı bazen hoyratlaşıyor, aynı kökten iki ağaç olduğumuz ormanımızı ateşe veriyorduk. Artık mücadele etmekte zorlandığım bir pişmanlık ve özlem çölünün güneşsiz kalmış, solan bir bitkisi olmuştum.

Ayrılmadan önce uzunca sayılabilecek bir süre kötüye giden ve iletişimsizlik bulutu halini alan ilişkimizde, toparlayabilecek bütün ihtimallerimizi es geçmiş, susmaya ve ertelemeye devam etmiştim. Bunun onu nasıl yaraladığını ve benden uzaklaştırdığını şimdi anlıyordum. O zaman beni bu korkunç ertelemelerin esiri eden ise; karmaşık kafamın içindeki sürekli artan bencil fırtınalarım, yükselen melankolim ve ikimizin yapacağı konuşmanın ayrılıkla bitme ihtimaline olan korkum ve kaçışımdı. Konuşmazsak, olumsuz bir sonuç da olmazdı. Bu şekilde, şimdi karşı kaldırımına oturup uzaktan baktığım kadınla olan sonumuzu ağır ağır hazırlamıştım.

“Son altı aydır, ne zaman dışarı çıkmak istesem yorgunum deyip reddetti,” dedim kendi kendime. İçimdeki ağır keder, birkaç saniyeliğine zayıf bir öfkenin esiri olmuştu yine. “Belki de aslında o da benim gibi konuşmaktan kaçıyormuş…” Fakat kabahati bölüşmek daha kötüydü, kabahat sadece bendeyken kontrol de bendeydi, sorunu tanımlayabiliyordum. Böylece aslında çözüm de bende olmuş olurdu. Bölüştüğümüzde ise bu kez bir bilinmezliğin ortasında kalıyordum. Bozuk, tozlu kaldırımda yürürken, etrafta kendi kendime konuştuğumu duyan biri olup olmadığı umurumda değildi. Sigara yaktım. Keskin, ölümcül duman zorla boğazımdan aşağı kayıp, boğa gibi burnumdan dışarıya süzüldü. “Fakat kaç gündür, bu en sevmediği havalarda bile evden çıkıyor, kime gidiyor?”

Tüm bu düşüncelerle, o an dünyadaki en yalnız adımların sahibi olduğumu sandığım kendime iyiden iyiye yabancılaşmış, yanımda onun ayaklarını aramaya başlamıştım. Tüm ömrümün aksine son beş yıldır yalnız yürümeye alışkın değildim ve artık yalnız olmak istemediğim evime gittim. Sanki bunları ben yaşamıyor, acı bir aşk romanı okuyordum. Böylesine bir bağdan, bu yabancılaşmaya gelmek korkunç bir trajedi olarak tanımlanırdı ancak. Kayıp üzerine kurulu yaşamlarımızda en ağır basan duygu hüzündü ve bunu engellemenin bir yolu yoktu. Kaygı ve özlem dolu zihnimin içinde neden ve nasıl soruları arabesk bir çözümsüzlükle çarpışıyor; sorular yanıttan uzaklaştıkça çığ halini alıp üzerime yığılıyordu.

 

Ekrandaki ‘Artık bu kişiye mesaj gönderemezsin’ yazısını görmezden gelerek hızla yukarıya kaydırıp eski mesajlarımızı okuduğumda aslında çoktandır anlatmaya çalıştığı yardım çığlıklarını nasıl es geçtiğimi, nasıl hoyrat ve umursamaz davrandığımı görüp, gözyaşlarıma engel olamadım. Belli ki son zamanlarda huysuz bir ihtiyarla küçük bir çocuk arasında nadiren karşılaştığı ve âşık olduğu olgun ve yetişkin benden bir süredir haber alamıyordu. İçimdeki bu yabancıyla daha fazla kavga edecek gücüm kalmamıştı. İnsanın kendisine karşı yorgun düşüp hırpalanması ne zor, dedim kendi kendime. Kahkahasını, kokusunu özlediğim bu donuk zamandan kaçmanın en iyi yolu biraz uyumaya çalışmaktı.

 

Yanıp sönmüş, tüten bir ormanın çorak, siyah, ölü toprağında yürüyordum. İsten yanan boğazımı ovalayıp, çaresizce bu yerden bir çıkış yolu aradım. Ne bir ağaç, ne bir ot, ne de bir hayvan vardı. Canlıya tek benzer şey bendim. Kötü bir susuzlukla yanan boğazımın acısı artarken, elimde bir kadeh şarap olduğunu fark ettim. Birkaç yudum kırmızı şarapla ağzımı ıslattıktan sonra gökyüzünden parlak bir cisim yanıma iniverdi: Bir uzay roketi.

İçine en fazla iki kişinin sığabileceği büyüklükteki bu sevimli ve garip roketten hiç korkmadan hemen yanına koştum. Bu cehennemden tek çıkış biletim oydu. Kapısı açıldı, şarabımı dökmemeye uğraşarak rahat koltuğuna oturup kemerimi bağladım. Yanmış ve kimsesiz ormandan yavaş yavaş havalanırken, içime dolan anlamsız sevincin esiri olmuş, yok olan ormanı çoktan unutmuştum.

Şoförsüz, başına buyruk uçuyor gibi görünen rotamızda gitgide bana tanıdık gelen manzaralardan geçmeye başlamıştık. Fakat bu görüntüler gerçek mi, sanrı mu anlamıyor, roketin küçük camındaki buğulu görüntüleri seçmeye çalışıyordum. İlk olarak –bir uzay aracına göre, sanki gezinti yapar gibi oldukça yavaş gidiyorduk- tarihi bir okul bahçesinden geçtik. Serin bir yaz gecesi ilk öpüştüğümüz bank hala orada duruyordu. İçime dolan tarifsiz sevgi hissiyle gülümseyip şarabımdan iri bir yudum aldım. Sonra tıpkı ‘Yıldızlı Gece’ tablosundaki gibi ışıltılı bir gecede, ormanla Saroz’un birleştiği o kamp alanından geçtik. Hayal meyal, kumda sarmaş dolaş oturmuş gökyüzünü izleyen bir çift görür gibi oldum. Gülümserken dolan gözlerimi kolumun tersiyle sildim. Füzenin hızlanmaya başlamasıyla beraber görüntüler, ileri sarılan bir film gibi hızla geçmeye başlamıştı. Telaşla, onları yakalamak ister gibi elimi cama koydum. Kahkahalarımız, birbirimize dolanıp izlediğimiz filmler, duşlar, sevişmeler, tavanı izleyerek kısık sesle yapılan planlar, birlikte yürünen ormanlar, el ele dinlenen konserler, O’nu uyurken seyrettiğim kamplar, çadırımızda karnıma sarılıp uyuduğu sırada yıldızlara bakıp gülümseyerek ‘Daha Mutlu Olamam’ şarkısını mırıldandığım gece, kavgalar, pişmanlıklar, depremler, yıkımlar… Pazarda annesini kaybetmiş ürkek bir çocuk telaşıyla görüntüleri yakalamaya, içlerine dâhil olmaya çalışıyor, tutamıyordum. Gözümden aceleyle yuvarlanan yaşlar ve gitgide hızlanan roketle tüm görüntüler birbirine karışmış, hızla geriye akan ışık kümelerine dönüşmüştü.

Yığılıp kaldığım koltukta, yere indiğimizi fark edince gözlerimi açtım. Ağır ağır aralanan roket kapısından, nereye indiğimi anlamaya çalışarak baktığımdaysa, sadece uçsuz bucaksız, kesintisiz, yoğun bir sisle karşılaştım. Araçtan tedirgin, nerede olduğunu bilmemenin rahatsızlığıyla, ürkütücü bir yalnızlığa indim. Sis, sadece sis vardı. Roket yavaş yavaş, ardında garip bir kulak çınlaması ve burukluk bırakarak uzaklaşarak gözden kaybolduğunda, içimde tarif edemediğim bir boşluk oluşmuştu. Artık bu kayıp gezegende ve sonsuz boşlukta, elimdeki bu kadehle bir başımaydım. Bir zamanlar içinde ışıltılı birilerinin parlak anılarına yuva olmuşken, terkedilip viraneye dönmüş boş bir ev gibiyim. Fakat ormanlar ara ara yanar, ardından daha gür çıkardı. Sisin içine oturdum, roketin geri gelmesini bekleyecektim.

 

Uyandığımda göğsümden, omuzlarımdan akan ter yatağımı ıslatmıştı. Doğruldum. Saat üçü çeyrek geçiyor. Bir süre başım ellerimin arasında, kendi nefes alış verişlerimi dinlerken, sigara yakıp gökyüzüne baktım. Cırcır böcekleri sıcağa isyan edercesine bağırıyordu. Yanıp sönen yıldızlara bakarken, dudağıma kederli, yarım bir gülümseme ilişti. Roketin geri gelmesini bekleyecektim.

 

“Üzerinde siyah tişört olan, kahverengi saçlı, yeşil gözlü küçük bir erkek çocuğu kaybolmuştur. Bulanların belediye binasına gelmeleri önemle rica olunur. Tekrar ediyorum; üzerinde siyah tişört olan…”

 

 

9 Mayıs 2025 Cuma

Başıboş Işık

 


Yağmur, kadife sesli bir sevgilinin sıcak nefesi gibi Can’ın boş odasını ve dünyasını bir anlığına da olsa doldurmuştu. İki gecedir uyuyamadığından koltukta içi geçmiş, yağmurun gürültüsüne uyanmıştı. Yerinden kalkıp pencereye doğru yürüdü. Islak, insansız sokağa bakınırken onu fark etti: Eski, yeşil Vosvos’un arkasında yağmurdan saklanma ihtiyacı duymadan oturmuş, oldukça büyük, zayıf, sırılsıklam bir çoban köpeği. Uzun süredir dışarı çıkacak gücü kendinde bulamıyor olsa da köpeğin böylesine umursamazlığı ve hayati reflekslerini kaybetmiş görüntüsü, belki de aralarında bağ varmış gibi hissettirdiğinden, şemsiye ve bir parça ekmek alıp, sırtındaki battaniyeyle evden çıkıverdi.

Merdivenleri, kimseyle karşılaşmamayı umarak hızlı adımlarla inerken, bir yandan çatıya vuran ve boşlukta yankılanan yağmurun gürültüsüne şaşırmıştı; bina sanki dev bir şelalenin altındaydı. Apartmanın ağır demir kapısını araladıktan hemen sonra şemsiyeyi açtı. Köpek hala aynı yerinde; Vosvos’un arkasında duruyor, mutsuz yüzü ve karanlık gözleriyle boşlukta belirlediği bir noktaya bakıyordu.

“Hey,” dedi adam. Aralarında az bir mesafe kalsa da köpek adama bakmıyor, gözleri taş ocaklarının olduğu taraftaki ormanlık alandan ayrılmıyordu.

“Kuçu kuçu!”

Kulakları dikilerek alnı kırıştı, iri gözleriyle adamı süzdü. Can, ıslak tüylerinden kirli sular süzülen köpeğin yanına diz çöktü. Hayvanı zayıf, düşkün bir dedeye benzetmişti.

“Ne arıyorsun sen burada,” diye mırıldandı. Ekmeği uzattı, koklayıp tekrar adama baktı köpek. Yememişti fakat teşekkür etmek ister gibi ayağa kalkarak belli belirsiz kuyruğunu salladı. Yaklaşıp adamın dizlerini, ellerini kokladı.

Bir an olsun azalmayan yağmurla sanki her şey gitgide silikleşiyor, gök kızgın bir tanrı gibi dehşetle böğürüyordu. Can, bu şekilde burada ıslanmaya devam ederse köpeğin öleceğinden korkmuştu zira hayvan yerinden kıpırdamıyor; sanki isyankâr bir hareketsizlikle sonunu bekliyordu. Can, yer yer oluşmuş gri gölde ayaklarının ıslanmasına aldırmayarak apartmanın arkasına, ormana bakan kısma yürüdü. Köpek de peşinden gelmişti. Birinci kat balkonunun altındaki boşluğa, sırtındaki battaniyeyi serdi. Hayvan uzun uzun adama baktıktan sonra battaniyenin üzerine yatarak derin bir nefes aldı. Düşünceli, vakur bir ifadeyle yine yağmuru izlemeye başladı. Sanki derin, çözümsüz bir keder içindeydi.

Çöktüğü tekli koltuktan, bir anlam ya da yardım arar gibi, tavanla duvarın birleştiği yere ağ ören örümceği izliyordu. Pencereden odaya sızan, ara ara sönüp dalgalanan sokak lambasının zayıf, sarı ışığı, odanın ancak yarısını aydınlatıyor, adamın ayaklarına ulaşmadan eriyip onu karanlıkta bırakıyordu. Yağmurun da dinmesiyle odasına kurşun gibi ağır bir sessizlik çökmüştü. Dışarıdan gelen ışık ne odayı, ne içini karanlıktan kurtaramıyor, içinde uzun zamandır kök salıp benliğini saran zehirli bitkileri kurutmuyordu. Bir mezarlığa dönmüş olan zihninde artık sadece hüzünlü anılar ve ölü bir sessizlik hâkimdi. Kimsenin fark etmediği bu yerde tükendiğini hissediyor, artık nasıl devam edeceğiyle ilgili değil, sadece nasıl bitireceğiyle ilgili düşünüyordu.

Koltuğundan kalkıp, kentin siyah bir örtü üzerine dağılmış renkli misketler gibi titreyerek yanıp sönen ışıklarını izledi. Zayıf boynuyla pencereden dışarıya uzanıp aşağı baktı. Işıksız gözleriyle kaldırıma kenetlendiği anda, kafasının karanlık dehlizlerinden geçen tek bir şey vardı: Pencere ve kaldırım arasındaki bu birkaç saniyelik mesafe, kesin ve acısız bir ölümle yeterli yakınlıkta mıdır?

Pencerenin kenarlarına tutunarak, omuzlarını da dışarıya çıkarttı. Bir an için annesinin çocukken yaptığı ‘camdan sarkma’ uyarısı aklına gelince gözleri dolmuştu. Soğuk ve kirli havayı derin derin içine çekti. Kalp atışları boğuk bir davul gibi kulaklarında çınlıyordu. Gözlerini, bir daha açmayacakmışçasına sımsıkı yumdu. Kafasında gitgide çoğalan bir uğultu, dışarıdan gelen araba seslerini bastırıyordu. Kapattığı gözleriyle dışarı sarkmış, sanki kimsenin onu tutmayacağı bir güven oyunu oynuyordu.

‘Peki ya yarın sabah sinek gibi kaldırıma yapışmış halimi okula giden çocuklar görürse?’ sorusu balyoz gibi kafasına inince telaşla içeri girdi. Gözlerini açtı.  O anda, tekrardan şehirdeki sesleri duymaya başlamıştı. Sarhoş gibi dönen başına aldırmadı, elinin tersiyle terlemiş alnını sildi. Ağlayacağını sandı, kimsesiz bir kedi yavrusu kadar korkak ve yalnızdı. O sırada nemli gözleri, kaldırımdaki bulanık karaltıyı tanıdı: Yağmurda rastladığı köpek hala oradaydı.

Evde, bir köpeğin yiyebileceğine en yakın şeyler olduğunu tahmin ettiği –başka seçeneği yoktu- yoğurt ve bayat ekmeği karıştırıp aşağı indi. Köpek, yine ciddi bir yüz ifadesi ve kırışan alnıyla adamı süzdükten sonra, bu kez ilkinden daha dostane bir tavırla kuyruğunu salladı. Başı önde, sanki mahcup olmuş gibi adama karşı kararsız, ürkek adımlar attı. Yoğurt ekmeği yedikten sonra yalanarak, sevgi dolu gözlerle Can’a baktı. Can köpeğin başını severken, o gece için imkânsız, normalde de uzun zamandır olmayan bir şey oldu ve adamın yüzünde belli belirsiz bir gülümseme belirdi.

O geceden sonra hemen her sabah heyecanla uyanıyor, Pops adını verdiği köpeğe yemek hazırlıyor ve her geçen gün artan bir sıcaklıkla karşılandığı hayvanla orman yolunda yürüyüşler yapıyordu. Yıllar sonra ilk kez evden çıkıp ‘herhangi bir şeyle’ vakit geçiriyor, düzenli aralıklarla gülümsüyordu. Pops’ın da ilk karşılaştıkları günkü üzgün bakışlarından eser yoktu.

Mahalle esnafı Can’la selamlaşmaya, ayaküstü sohbet etmeye başlamıştı. Pops için sosis aldığı bir sırada, bakkaldan; onun aslında taş ocaklarının orada yaşayan bir çobanın köpeği olduğunu fakat artık yaşlandığı için atıldığını öğrendiğinde içinden bir parça kopmuş, Pops’a karşı duyduğu sevgi daha da artmıştı. Bütün bir hayatını sadakat ve koruma duygusu içinde geçirmiş olan bu asil canlı, yaşlandığı için atılmış, ölüme terk edilmişti. Can, insanların nasıl bu kadar duygusuz ve gaddar olabileceğine çoktandır şaşırmıyor, belki de bu yüzden uzun süredir bu yabancı gezegenin bir parçası olamıyordu.

Can, güneşin ışıl ışıl parladığı ılık bir bahar sabahında, ormanda güzel bir yürüyüş yapacaklarının hevesiyle yine Pops’ın kahvaltısını hazırladı. Pops, belki de sürüyle dolaştığı günlerini anımsıyor, her zaman önden giderek bir tehlike olup olmadığını kontrol ediyor, ara ara geriye gelip kendisini sevdiriyordu. Can da çocukluğunda dedesi ve anneannesiyle gittiği pikniklerden beri, ona yakın bir duygu hissetmesine şaşırıyor, ağaçları, açan çiçekleri, çayırları izleyip yaşamın bu sakin düzeniyle sanki yeni tanışmış gibi hayran oluyordu.

Elinde yemeklerle aşağı inen Can, haftalardır ilk kez Pops’ı yerinde bulamadı. Apartmanın etrafında bir tam daire çizdikten sonra, birkaç kez adını seslendi. İçinde sıkıntılı, kaygılı bir boşluk büyüdü. Yüzü, saklamaya çalıştığı acemi bir telaşla gerilmişti.

“Can!” diye bağırdı Hasan. Mahallenin güvercinci ihtiyarı yine kuşlarını salmış, sokağı güvercin kanatlarının kuru gürültüsüne boğmuştu. “Senin büyük köpeği mi arıyorsun?”

“Evet abi,” dedi Can. Yeşil gözleri ciddiyet ve merakla büyüdü.

“Sabah belediye aldı onu, söyledim bakanı var almayın diye ama dinlemediler.”

“Neden? Kimseye zararı yoktu, şikâyet mi etmişler?”

“Yeni yasa çıktı ya artık, bütün köpekleri topluyorlar.”

“Barınak yok burada doğru düzgün. Topladıkları köpekler ne olacak?”

İkisinin de yüzü üzüntüyle karardı. Can, derin bir nefes aldı. Hasan keskin bir ıslıkla güvercinlerini çağırdı. Gürültüyle, yağmur gibi yere inen hayvanları yuvalarına kapadı. Can, bulunduğu o yerde, çorak bir tarladaki kurumuş, yalnız bir ağaç gibi durmuş, orada kendisini tekrardan eski günlerdeki gibi korkunç bir boşlukta, köksüz ve kimsesiz hissetmişti.

Kendinde harekete geçme gücünü bulunca –uzun zamandır kullanmadığı- dolmuşla barınağa doğru yola koyuldu. Yüreği sıkışıyor, uzun süredir girmediği bu kalabalığın arasında kayboluyordu. Tüm gözlerin kendisini izlediğini sandığı zor bir yolculuktan sonra barınağın önünde indi. Terli elleri, kararsız adımları ve ürkek bakışlarıyla içeri girdikten sonra, göz göze geldiği bıyıklı adamla bir süre bakıştı.

“Buyur?” dedi adam.

“Bu sabah,” deyip boğazını temizledi. “Köpeğimi almışsınız, onu geri alabilir miyim?”

“Köpeğinizi mi almışız?” Konuşurken bir yandan poğaça yiyor; çenesine, göbeğine dökülen kırıntıları umursamıyordu. Ağzında döndürdüğü ıslak hamuru göstermekten çekinmeden: “Hangi mahalle,” diye sordu.

“Umut Sokak, 101. Cadde…”

“Bir bakalım,” dedi adam, oflayarak yerinden kalktı. Kolunun tersine sildiği ağzından kaba bir geğirme fırladı. Köpek havlamalarının geldiği avluya doğru yürüdüler. Can, avludaki iki üç kafesli bölümün içine tıkıştırılmış balık istifi onlarca suçsuz mahkûmun arasından Pops’ı tanıyınca:

“Oğlum!” diye bağırdı heyecanla. Belediye görevlisi dikkatle hangi köpek olduğunu anlamaya çalıştı. Can, tel örgülerin arkasından dostuyla buluşup onu sevmeye başlayınca, boş gözlerle baktı: İhtiyar, koca bir köpekle insanın bağı belli ki onun için anlamsızdı. Kilidi açıp hayvanı çıkardı. Pops, sevinçle Can’ın üzerine atılıyor, hapşırıyor, yaşına yakışmayan çocukça oyunlar yapıyordu.

“Köpeğinizde tasma yok, ekiplerin alması normal. Çok büyük bir hayvan, bahçede mi bakıyorsunuz bunu?”

“Bahçede bahçede,” diye geçiştirdi Can. “Alırım tasma,” deyip kaçar gibi çıktılar korkunç hapishaneden. Diğer köpekleri düşünmemeye, moralini bozmamaya gayret ediyordu, zira buna gücü yoktu. Pops önde, Can arkada eve kadar yürüdüler.

O gece Can’ın gözüne uyku girmedi. Sokakta tek bir hayvan kalmayana kadar toplayacaklar, ya barınaklara hapsedip açlıktan öldürecek ya da zaten yer olmadığı için itlaf edeceklerdi. Pops’ı bu seferlik kurtarmıştı ama onu yine alacaklardı. Sıkıntıdan büyümüş kalbi kaburgalarına sığmıyor, sıkışıyordu. Yatağından kalkıp saate baktı: İki çeyrek. Apartman uyumuştur, diye düşünüp hızlı ama sessiz adımlarla hayalet gibi aşağı süzüldü. İhtiyar Pops’ı, ön patilerini çaprazlama üst üste koymuş geceyi izlerken buldu. Can’ı görünce kuyruğunu döndürmeye başlayıp, gülümser bir yüzle başını yana büktü. Can’a yaranmak için etrafa havladı.

“Şşt,” dedi Can. “Sus oğlum, gel peşimden.” Yaşlı köpek, bu komutu anlamış gibi susup Can’ın peşine düştü. Apartman kapısına gelince adam kapıyı tutup: “Geç çabuk içeri,” diye fısıldadı fakat Pops, kulaklarını dikip kırışık alnıyla bir süre denileni yapmadı.

“Geç içeri Pops!” diye kızdı Can. İhtiyar köpek başı önde, çekinerek girdi apartmana. Adam sessizce kapıyı kapadıktan sonra köpeğin boynunu sevip tekrardan çağırdı. Birlikte dördüncü kata çıkıp eve girdiler.

Hayvan, çekingen bir merakla, ne yapacağını bilemedi. Havayı kokladı, etrafa bakındı, sonra oturup utangaç bir kuyruk sallamayla halıyı dövdü.

“Biraz kokuyorsun, bir banyo yapsan iyi olacak Pops,” deyip gülümsedi Can. Köpek de sevecen bir gülümsemeyle büyük kafasını patilerinin üzerine koydu. Adamı izliyor, sanki söylenenleri anlıyor, olanlara hafif kuyruk kıpırtılarıyla yanıt veriyordu.

“Dışarıda olman yasak. Apartmanda olman da yasak. Dünyada sana da, bana da yer yok gibi görünse de bu odaya sessizce sığabiliriz Pops. Bu ikimizin sırrı olacak. Sessiz olursak seni buradan kimse alamaz.” Gözleri dolmuştu, köpeğe sarıldı. Bir süre halının üzerinde öylece durdular.

Pencereden içeriye sızan, ara ara sönüp dalgalanan sokak lambasının zayıf, sarı ışığı odanın ortasında, ikisinin üzerinde parlıyordu. Adam, belki de çocukluğundan beri ilk kez böyle içten gülümsüyor, içini saran bu sımsıcak ve artık kendisine yabancı olmayan duyguyu; sevgiyi selamlıyordu.