“Üzerinde siyah tişört
olan, kahverengi saçlı, yeşil gözlü küçük bir erkek çocuğu kaybolmuştur.
Bulanların belediye binasına gelmeleri önemle rica olunur. Tekrar ediyorum;
üzerinde siyah tişört olan…”
Ara ara tekrarlanan
anons, kaygılı düşüncelerimi bölüyor, beni kısa bir süreliğine yabancısı
olduğum başka bir kaygı çamuruna buluyordu. Orta parmağımla başparmağım arasına
sıkıştırdığım izmariti bu kez karşı kaldırımdaki çöp bidonuna denklemeyi
becermiştim. Asfaltın önümde sıcaktan dans ederek buharlaştığı bir yaz gününde,
seyrek yapraklı zayıf bir ağacın faydasız gölgesinde oturmuş sigara içiyor, O’nun
evine bakıyordum. Kapı açılınca, sanki karnımdan da bir kapı açılmış ve sıkıntı
mı, ferahlık mı olduğunu bilmediğim bir hareketlilik içime sızmıştı. Kırmızı
ojeli beyaz elleriyle saçını düzeltti. Sıcaktan memnuniyetsiz, dudakları
büzüldü. Sıcağı sevmezdi. Güneş gözlüklerini ilk defa görüyordum, yakışmıştı. Beyaz
vücudunu saran siyah elbisesiyle arabasına yürüdü. Aynayı düzeltip, acemi ama
güvenli bir kalkışla kayboldu. Karnımda açılan kapıdan içime biraz daha sıkıntı
girmiş ve kapanmıştı.
İki insan ne kadar
bekleyebilirse beklemiş, ne kadar kavuşabilirse kavuşmuş, ne kadar sevebilirse
sevmiştik. Diğer insanları küçümsemiyor ama kendi hislerimin ve
yaşadıklarımızın gücünü biliyordum. Bana göre her duyguyu tüm insanlığın
hislerinin toplamı ölçütünde yaşamış, bu güçte inşalar ve yıkımlar yaratmıştık.
Yıllar boyunca sadece birbirimizin varlığından ve bu varlığın kavuşmuş olmasından
tarifsiz, çocuksu bir sevinçle yetinmiştik. Bu kavuşma bize evrenin bir
kıyağıydı. Derinden korktuğu için her seferinde sarmaş dolaş kikirdeyerek
girdiğimiz deniz, beraber yürüdüğümüz ve aynı kökten uzamış iki ağaç gibi
sarılıp oturduğumuz ormanlar, aynı sokak kedisini severken çarpışan ellerimiz; yıllarca
bu ülkenin yaşanmaz kılan yanlarını bile unutturmuş, bize yaşama ve mücadele
gücü vermişti. Küçük ve basitmiş gibi görünen şeylerin dünyada ne büyük tesiri
olduğunu ilk o zaman anlamıştım. Elbette her zaman güneşli orman yollarından
yürüyememiştik. Bazen tökezleyip düştüğümüz yollarda kanayan dizlerimizle
duraksamış, bazense dalgalı denizlerde neredeyse boğulmuştuk. İçimizdeki çöle
diktiğimiz ağaçlardan bazıları kurusa da, sonunda yine her seferinde ormanımızda
buluşuyorduk. Bu saflıkta ve güçte karşılıklı duygulara bazı insan şanslıysa hayatında
bir sefer rastlar, çoğu ise filmlerde izlediği abartılı, olmayacak bir şey
sanarak göçüp giderdi. Fakat tek kuralın hiçbir şeyin sonsuza kadar sürmemesi
olduğu dünyada, beni tek mesajla bir belirsizlik ve melankoli dünyasında tek
başıma bırakmıştı: ‘Ben ayrılmak istiyorum.’
Bu cümleyle aniden
çarpışmak, çocuksu ve abartılı bir alınganlığı, öfkeyi ve hüznü bir anda çığ
gibi üzerime yığmıştı. Fakat tüm bu ağır ve anlık hisler kısa süre sonra asıl gerçeklikte
birleşti: Canımı yakan tarifsiz bir özlem, pişmanlıklar ve büyük bir sevgi. Bir
süredir ilgimi bile sanki pahalı bir lütufmuşçasına cimrilikle ondan saklamış,
belki de yolunda gitmeyen hayatımın öfkesini ona bulaştırmıştım. Küçük bir çocuk
gibi kapandığım dünyamda, bencil bir yalnızlığa sığınmış, onu da kendi
yalnızlığına mahkûm etmiştim. Uzaklaşıyor, kavga ediyor, birbirimizi onarma
ihtiyacı bile hissetmiyorduk. Bir kelebeği avcumda tutarcasına çekinip
özendiğim bu bağa karşı bazen hoyratlaşıyor, aynı kökten iki ağaç olduğumuz
ormanımızı ateşe veriyorduk. Artık mücadele etmekte zorlandığım bir pişmanlık
ve özlem çölünün güneşsiz kalmış, solan bir bitkisi olmuştum.
Ayrılmadan önce uzunca
sayılabilecek bir süre kötüye giden ve iletişimsizlik bulutu halini alan
ilişkimizde, toparlayabilecek bütün ihtimallerimizi es geçmiş, susmaya ve
ertelemeye devam etmiştim. Bunun onu nasıl yaraladığını ve benden
uzaklaştırdığını şimdi anlıyordum. O zaman beni bu korkunç ertelemelerin esiri
eden ise; karmaşık kafamın içindeki sürekli artan bencil fırtınalarım, yükselen
melankolim ve ikimizin yapacağı konuşmanın ayrılıkla bitme ihtimaline olan
korkum ve kaçışımdı. Konuşmazsak, olumsuz bir sonuç da olmazdı. Bu şekilde,
şimdi karşı kaldırımına oturup uzaktan baktığım kadınla olan sonumuzu ağır ağır
hazırlamıştım.
“Son altı aydır, ne zaman
dışarı çıkmak istesem yorgunum deyip reddetti,” dedim kendi kendime. İçimdeki
ağır keder, birkaç saniyeliğine zayıf bir öfkenin esiri olmuştu yine. “Belki de
aslında o da benim gibi konuşmaktan kaçıyormuş…” Fakat kabahati bölüşmek daha
kötüydü, kabahat sadece bendeyken kontrol de bendeydi, sorunu
tanımlayabiliyordum. Böylece aslında çözüm de bende olmuş olurdu. Bölüştüğümüzde
ise bu kez bir bilinmezliğin ortasında kalıyordum. Bozuk, tozlu kaldırımda
yürürken, etrafta kendi kendime konuştuğumu duyan biri olup olmadığı umurumda değildi.
Sigara yaktım. Keskin, ölümcül duman zorla boğazımdan aşağı kayıp, boğa gibi
burnumdan dışarıya süzüldü. “Fakat kaç gündür, bu en sevmediği havalarda bile
evden çıkıyor, kime gidiyor?”
Tüm bu düşüncelerle, o an
dünyadaki en yalnız adımların sahibi olduğumu sandığım kendime iyiden iyiye
yabancılaşmış, yanımda onun ayaklarını aramaya başlamıştım. Tüm ömrümün aksine
son beş yıldır yalnız yürümeye alışkın değildim ve artık yalnız olmak
istemediğim evime gittim. Sanki bunları ben yaşamıyor, acı bir aşk romanı
okuyordum. Böylesine bir bağdan, bu yabancılaşmaya gelmek korkunç bir trajedi
olarak tanımlanırdı ancak. Kayıp üzerine kurulu yaşamlarımızda en ağır basan
duygu hüzündü ve bunu engellemenin bir yolu yoktu. Kaygı ve özlem dolu zihnimin
içinde neden ve nasıl soruları arabesk bir çözümsüzlükle çarpışıyor; sorular
yanıttan uzaklaştıkça çığ halini alıp üzerime yığılıyordu.
Ekrandaki ‘Artık bu
kişiye mesaj gönderemezsin’ yazısını görmezden gelerek hızla yukarıya kaydırıp
eski mesajlarımızı okuduğumda aslında çoktandır anlatmaya çalıştığı yardım
çığlıklarını nasıl es geçtiğimi, nasıl hoyrat ve umursamaz davrandığımı görüp,
gözyaşlarıma engel olamadım. Belli ki son zamanlarda huysuz bir ihtiyarla küçük
bir çocuk arasında nadiren karşılaştığı ve âşık olduğu olgun ve yetişkin benden
bir süredir haber alamıyordu. İçimdeki bu yabancıyla daha fazla kavga edecek
gücüm kalmamıştı. İnsanın kendisine karşı yorgun düşüp hırpalanması ne zor,
dedim kendi kendime. Kahkahasını, kokusunu özlediğim bu donuk zamandan kaçmanın
en iyi yolu biraz uyumaya çalışmaktı.
Yanıp
sönmüş, tüten bir ormanın çorak, siyah, ölü toprağında yürüyordum. İsten yanan
boğazımı ovalayıp, çaresizce bu yerden bir çıkış yolu aradım. Ne bir ağaç, ne
bir ot, ne de bir hayvan vardı. Canlıya tek benzer şey bendim. Kötü bir
susuzlukla yanan boğazımın acısı artarken, elimde bir kadeh şarap olduğunu fark
ettim. Birkaç yudum kırmızı şarapla ağzımı ıslattıktan sonra gökyüzünden parlak
bir cisim yanıma iniverdi: Bir uzay roketi.
İçine
en fazla iki kişinin sığabileceği büyüklükteki bu sevimli ve garip roketten hiç
korkmadan hemen yanına koştum. Bu cehennemden tek çıkış biletim oydu. Kapısı
açıldı, şarabımı dökmemeye uğraşarak rahat koltuğuna oturup kemerimi bağladım.
Yanmış ve kimsesiz ormandan yavaş yavaş havalanırken, içime dolan anlamsız
sevincin esiri olmuş, yok olan ormanı çoktan unutmuştum.
Şoförsüz,
başına buyruk uçuyor gibi görünen rotamızda gitgide bana tanıdık gelen
manzaralardan geçmeye başlamıştık. Fakat bu görüntüler gerçek mi, sanrı mu
anlamıyor, roketin küçük camındaki buğulu görüntüleri seçmeye çalışıyordum. İlk
olarak –bir uzay aracına göre, sanki gezinti yapar gibi oldukça yavaş
gidiyorduk- tarihi bir okul bahçesinden geçtik. Serin bir yaz gecesi ilk
öpüştüğümüz bank hala orada duruyordu. İçime dolan tarifsiz sevgi hissiyle
gülümseyip şarabımdan iri bir yudum aldım. Sonra tıpkı ‘Yıldızlı Gece’
tablosundaki gibi ışıltılı bir gecede, ormanla Saroz’un birleştiği o kamp
alanından geçtik. Hayal meyal, kumda sarmaş dolaş oturmuş gökyüzünü izleyen bir
çift görür gibi oldum. Gülümserken dolan gözlerimi kolumun tersiyle sildim.
Füzenin hızlanmaya başlamasıyla beraber görüntüler, ileri sarılan bir film gibi
hızla geçmeye başlamıştı. Telaşla, onları yakalamak ister gibi elimi cama
koydum. Kahkahalarımız, birbirimize dolanıp izlediğimiz filmler, duşlar,
sevişmeler, tavanı izleyerek kısık sesle yapılan planlar, birlikte yürünen
ormanlar, el ele dinlenen konserler, O’nu uyurken seyrettiğim kamplar,
çadırımızda karnıma sarılıp uyuduğu sırada yıldızlara bakıp gülümseyerek ‘Daha
Mutlu Olamam’ şarkısını mırıldandığım gece, kavgalar, pişmanlıklar, depremler,
yıkımlar… Pazarda annesini kaybetmiş ürkek bir çocuk telaşıyla görüntüleri
yakalamaya, içlerine dâhil olmaya çalışıyor, tutamıyordum. Gözümden aceleyle
yuvarlanan yaşlar ve gitgide hızlanan roketle tüm görüntüler birbirine
karışmış, hızla geriye akan ışık kümelerine dönüşmüştü.
Yığılıp
kaldığım koltukta, yere indiğimizi fark edince gözlerimi açtım. Ağır ağır
aralanan roket kapısından, nereye indiğimi anlamaya çalışarak baktığımdaysa,
sadece uçsuz bucaksız, kesintisiz, yoğun bir sisle karşılaştım. Araçtan tedirgin,
nerede olduğunu bilmemenin rahatsızlığıyla, ürkütücü bir yalnızlığa indim. Sis,
sadece sis vardı. Roket yavaş yavaş, ardında garip bir kulak çınlaması ve
burukluk bırakarak uzaklaşarak gözden kaybolduğunda, içimde tarif edemediğim
bir boşluk oluşmuştu. Artık bu kayıp gezegende ve sonsuz boşlukta, elimdeki bu
kadehle bir başımaydım. Bir zamanlar içinde ışıltılı birilerinin parlak
anılarına yuva olmuşken, terkedilip viraneye dönmüş boş bir ev gibiyim. Fakat ormanlar
ara ara yanar, ardından daha gür çıkardı. Sisin içine oturdum, roketin geri
gelmesini bekleyecektim.
Uyandığımda göğsümden,
omuzlarımdan akan ter yatağımı ıslatmıştı. Doğruldum. Saat üçü çeyrek geçiyor.
Bir süre başım ellerimin arasında, kendi nefes alış verişlerimi dinlerken,
sigara yakıp gökyüzüne baktım. Cırcır böcekleri sıcağa isyan edercesine
bağırıyordu. Yanıp sönen yıldızlara bakarken, dudağıma kederli, yarım bir
gülümseme ilişti. Roketin geri gelmesini bekleyecektim.
“Üzerinde siyah tişört
olan, kahverengi saçlı, yeşil gözlü küçük bir erkek çocuğu kaybolmuştur.
Bulanların belediye binasına gelmeleri önemle rica olunur. Tekrar ediyorum;
üzerinde siyah tişört olan…”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder