Yağmur, kadife sesli bir
sevgilinin sıcak nefesi gibi Can’ın boş odasını ve dünyasını bir anlığına da
olsa doldurmuştu. İki gecedir uyuyamadığından koltukta içi geçmiş, yağmurun
gürültüsüne uyanmıştı. Yerinden kalkıp pencereye doğru yürüdü. Islak, insansız
sokağa bakınırken onu fark etti: Eski, yeşil Vosvos’un arkasında yağmurdan
saklanma ihtiyacı duymadan oturmuş, oldukça büyük, zayıf, sırılsıklam bir çoban
köpeği. Uzun süredir dışarı çıkacak gücü kendinde bulamıyor olsa da köpeğin
böylesine umursamazlığı ve hayati reflekslerini kaybetmiş görüntüsü, belki de
aralarında bağ varmış gibi hissettirdiğinden, şemsiye ve bir parça ekmek alıp,
sırtındaki battaniyeyle evden çıkıverdi.
Merdivenleri, kimseyle
karşılaşmamayı umarak hızlı adımlarla inerken, bir yandan çatıya vuran ve
boşlukta yankılanan yağmurun gürültüsüne şaşırmıştı; bina sanki dev bir
şelalenin altındaydı. Apartmanın ağır demir kapısını araladıktan hemen sonra
şemsiyeyi açtı. Köpek hala aynı yerinde; Vosvos’un arkasında duruyor, mutsuz yüzü
ve karanlık gözleriyle boşlukta belirlediği bir noktaya bakıyordu.
“Hey,” dedi adam. Aralarında
az bir mesafe kalsa da köpek adama bakmıyor, gözleri taş ocaklarının olduğu
taraftaki ormanlık alandan ayrılmıyordu.
“Kuçu kuçu!”
Kulakları dikilerek alnı
kırıştı, iri gözleriyle adamı süzdü. Can, ıslak tüylerinden kirli sular süzülen
köpeğin yanına diz çöktü. Hayvanı zayıf, düşkün bir dedeye benzetmişti.
“Ne arıyorsun sen
burada,” diye mırıldandı. Ekmeği uzattı, koklayıp tekrar adama baktı köpek. Yememişti
fakat teşekkür etmek ister gibi ayağa kalkarak belli belirsiz kuyruğunu
salladı. Yaklaşıp adamın dizlerini, ellerini kokladı.
Bir an olsun azalmayan
yağmurla sanki her şey gitgide silikleşiyor, gök kızgın bir tanrı gibi dehşetle
böğürüyordu. Can, bu şekilde burada ıslanmaya devam ederse köpeğin öleceğinden
korkmuştu zira hayvan yerinden kıpırdamıyor; sanki isyankâr bir hareketsizlikle
sonunu bekliyordu. Can, yer yer oluşmuş gri gölde ayaklarının ıslanmasına
aldırmayarak apartmanın arkasına, ormana bakan kısma yürüdü. Köpek de peşinden
gelmişti. Birinci kat balkonunun altındaki boşluğa, sırtındaki battaniyeyi
serdi. Hayvan uzun uzun adama baktıktan sonra battaniyenin üzerine yatarak
derin bir nefes aldı. Düşünceli, vakur bir ifadeyle yine yağmuru izlemeye
başladı. Sanki derin, çözümsüz bir keder içindeydi.
Çöktüğü tekli koltuktan,
bir anlam ya da yardım arar gibi, tavanla duvarın birleştiği yere ağ ören
örümceği izliyordu. Pencereden odaya sızan, ara ara sönüp dalgalanan sokak
lambasının zayıf, sarı ışığı, odanın ancak yarısını aydınlatıyor, adamın ayaklarına
ulaşmadan eriyip onu karanlıkta bırakıyordu. Yağmurun da dinmesiyle odasına kurşun
gibi ağır bir sessizlik çökmüştü. Dışarıdan gelen ışık ne odayı, ne içini
karanlıktan kurtaramıyor, içinde uzun zamandır kök salıp benliğini saran
zehirli bitkileri kurutmuyordu. Bir mezarlığa dönmüş olan zihninde artık sadece
hüzünlü anılar ve ölü bir sessizlik hâkimdi. Kimsenin fark etmediği bu yerde
tükendiğini hissediyor, artık nasıl devam edeceğiyle ilgili değil, sadece nasıl
bitireceğiyle ilgili düşünüyordu.
Koltuğundan kalkıp,
kentin siyah bir örtü üzerine dağılmış renkli misketler gibi titreyerek yanıp
sönen ışıklarını izledi. Zayıf boynuyla pencereden dışarıya uzanıp aşağı baktı.
Işıksız gözleriyle kaldırıma kenetlendiği anda, kafasının karanlık
dehlizlerinden geçen tek bir şey vardı: Pencere ve kaldırım arasındaki bu
birkaç saniyelik mesafe, kesin ve acısız bir ölümle yeterli yakınlıkta mıdır?
Pencerenin kenarlarına
tutunarak, omuzlarını da dışarıya çıkarttı. Bir an için annesinin çocukken
yaptığı ‘camdan sarkma’ uyarısı aklına gelince gözleri dolmuştu. Soğuk ve kirli
havayı derin derin içine çekti. Kalp atışları boğuk bir davul gibi kulaklarında
çınlıyordu. Gözlerini, bir daha açmayacakmışçasına sımsıkı yumdu. Kafasında
gitgide çoğalan bir uğultu, dışarıdan gelen araba seslerini bastırıyordu. Kapattığı
gözleriyle dışarı sarkmış, sanki kimsenin onu tutmayacağı bir güven oyunu
oynuyordu.
‘Peki ya yarın sabah sinek
gibi kaldırıma yapışmış halimi okula giden çocuklar görürse?’ sorusu balyoz
gibi kafasına inince telaşla içeri girdi. Gözlerini açtı. O anda, tekrardan şehirdeki sesleri duymaya
başlamıştı. Sarhoş gibi dönen başına aldırmadı, elinin tersiyle terlemiş alnını
sildi. Ağlayacağını sandı, kimsesiz bir kedi yavrusu kadar korkak ve yalnızdı. O
sırada nemli gözleri, kaldırımdaki bulanık karaltıyı tanıdı: Yağmurda
rastladığı köpek hala oradaydı.
Evde, bir köpeğin
yiyebileceğine en yakın şeyler olduğunu tahmin ettiği –başka seçeneği yoktu-
yoğurt ve bayat ekmeği karıştırıp aşağı indi. Köpek, yine ciddi bir yüz ifadesi
ve kırışan alnıyla adamı süzdükten sonra, bu kez ilkinden daha dostane bir
tavırla kuyruğunu salladı. Başı önde, sanki mahcup olmuş gibi adama karşı
kararsız, ürkek adımlar attı. Yoğurt ekmeği yedikten sonra yalanarak, sevgi
dolu gözlerle Can’a baktı. Can köpeğin başını severken, o gece için imkânsız,
normalde de uzun zamandır olmayan bir şey oldu ve adamın yüzünde belli belirsiz
bir gülümseme belirdi.
O geceden sonra hemen her
sabah heyecanla uyanıyor, Pops adını verdiği köpeğe yemek hazırlıyor ve her
geçen gün artan bir sıcaklıkla karşılandığı hayvanla orman yolunda yürüyüşler
yapıyordu. Yıllar sonra ilk kez evden çıkıp ‘herhangi bir şeyle’ vakit
geçiriyor, düzenli aralıklarla gülümsüyordu. Pops’ın da ilk karşılaştıkları günkü
üzgün bakışlarından eser yoktu.
Mahalle esnafı Can’la
selamlaşmaya, ayaküstü sohbet etmeye başlamıştı. Pops için sosis aldığı bir
sırada, bakkaldan; onun aslında taş ocaklarının orada yaşayan bir çobanın
köpeği olduğunu fakat artık yaşlandığı için atıldığını öğrendiğinde içinden bir
parça kopmuş, Pops’a karşı duyduğu sevgi daha da artmıştı. Bütün bir hayatını sadakat
ve koruma duygusu içinde geçirmiş olan bu asil canlı, yaşlandığı için atılmış,
ölüme terk edilmişti. Can, insanların nasıl bu kadar duygusuz ve gaddar
olabileceğine çoktandır şaşırmıyor, belki de bu yüzden uzun süredir bu yabancı
gezegenin bir parçası olamıyordu.
Can, güneşin ışıl ışıl
parladığı ılık bir bahar sabahında, ormanda güzel bir yürüyüş yapacaklarının
hevesiyle yine Pops’ın kahvaltısını hazırladı. Pops, belki de sürüyle dolaştığı
günlerini anımsıyor, her zaman önden giderek bir tehlike olup olmadığını
kontrol ediyor, ara ara geriye gelip kendisini sevdiriyordu. Can da çocukluğunda
dedesi ve anneannesiyle gittiği pikniklerden beri, ona yakın bir duygu
hissetmesine şaşırıyor, ağaçları, açan çiçekleri, çayırları izleyip yaşamın bu
sakin düzeniyle sanki yeni tanışmış gibi hayran oluyordu.
Elinde yemeklerle aşağı
inen Can, haftalardır ilk kez Pops’ı yerinde bulamadı. Apartmanın etrafında bir
tam daire çizdikten sonra, birkaç kez adını seslendi. İçinde sıkıntılı, kaygılı
bir boşluk büyüdü. Yüzü, saklamaya çalıştığı acemi bir telaşla gerilmişti.
“Can!” diye bağırdı
Hasan. Mahallenin güvercinci ihtiyarı yine kuşlarını salmış, sokağı güvercin
kanatlarının kuru gürültüsüne boğmuştu. “Senin büyük köpeği mi arıyorsun?”
“Evet abi,” dedi Can.
Yeşil gözleri ciddiyet ve merakla büyüdü.
“Sabah belediye aldı onu,
söyledim bakanı var almayın diye ama dinlemediler.”
“Neden? Kimseye zararı
yoktu, şikâyet mi etmişler?”
“Yeni yasa çıktı ya
artık, bütün köpekleri topluyorlar.”
“Barınak yok burada doğru
düzgün. Topladıkları köpekler ne olacak?”
İkisinin de yüzü
üzüntüyle karardı. Can, derin bir nefes aldı. Hasan keskin bir ıslıkla
güvercinlerini çağırdı. Gürültüyle, yağmur gibi yere inen hayvanları yuvalarına
kapadı. Can, bulunduğu o yerde, çorak bir tarladaki kurumuş, yalnız bir ağaç
gibi durmuş, orada kendisini tekrardan eski günlerdeki gibi korkunç bir boşlukta,
köksüz ve kimsesiz hissetmişti.
Kendinde harekete geçme
gücünü bulunca –uzun zamandır kullanmadığı- dolmuşla barınağa doğru yola
koyuldu. Yüreği sıkışıyor, uzun süredir girmediği bu kalabalığın arasında
kayboluyordu. Tüm gözlerin kendisini izlediğini sandığı zor bir yolculuktan
sonra barınağın önünde indi. Terli elleri, kararsız adımları ve ürkek
bakışlarıyla içeri girdikten sonra, göz göze geldiği bıyıklı adamla bir süre
bakıştı.
“Buyur?” dedi adam.
“Bu sabah,” deyip boğazını
temizledi. “Köpeğimi almışsınız, onu geri alabilir miyim?”
“Köpeğinizi mi almışız?”
Konuşurken bir yandan poğaça yiyor; çenesine, göbeğine dökülen kırıntıları
umursamıyordu. Ağzında döndürdüğü ıslak hamuru göstermekten çekinmeden: “Hangi
mahalle,” diye sordu.
“Umut Sokak, 101. Cadde…”
“Bir bakalım,” dedi adam,
oflayarak yerinden kalktı. Kolunun tersine sildiği ağzından kaba bir geğirme
fırladı. Köpek havlamalarının geldiği avluya doğru yürüdüler. Can, avludaki iki
üç kafesli bölümün içine tıkıştırılmış balık istifi onlarca suçsuz mahkûmun
arasından Pops’ı tanıyınca:
“Oğlum!” diye bağırdı
heyecanla. Belediye görevlisi dikkatle hangi köpek olduğunu anlamaya çalıştı.
Can, tel örgülerin arkasından dostuyla buluşup onu sevmeye başlayınca, boş gözlerle
baktı: İhtiyar, koca bir köpekle insanın bağı belli ki onun için anlamsızdı.
Kilidi açıp hayvanı çıkardı. Pops, sevinçle Can’ın üzerine atılıyor,
hapşırıyor, yaşına yakışmayan çocukça oyunlar yapıyordu.
“Köpeğinizde tasma yok,
ekiplerin alması normal. Çok büyük bir hayvan, bahçede mi bakıyorsunuz bunu?”
“Bahçede bahçede,” diye
geçiştirdi Can. “Alırım tasma,” deyip kaçar gibi çıktılar korkunç hapishaneden.
Diğer köpekleri düşünmemeye, moralini bozmamaya gayret ediyordu, zira buna gücü
yoktu. Pops önde, Can arkada eve kadar yürüdüler.
O gece Can’ın gözüne uyku
girmedi. Sokakta tek bir hayvan kalmayana kadar toplayacaklar, ya barınaklara
hapsedip açlıktan öldürecek ya da zaten yer olmadığı için itlaf edeceklerdi.
Pops’ı bu seferlik kurtarmıştı ama onu yine alacaklardı. Sıkıntıdan büyümüş kalbi
kaburgalarına sığmıyor, sıkışıyordu. Yatağından kalkıp saate baktı: İki çeyrek.
Apartman uyumuştur, diye düşünüp hızlı ama sessiz adımlarla hayalet gibi aşağı
süzüldü. İhtiyar Pops’ı, ön patilerini çaprazlama üst üste koymuş geceyi
izlerken buldu. Can’ı görünce kuyruğunu döndürmeye başlayıp, gülümser bir yüzle
başını yana büktü. Can’a yaranmak için etrafa havladı.
“Şşt,” dedi Can. “Sus
oğlum, gel peşimden.” Yaşlı köpek, bu komutu anlamış gibi susup Can’ın peşine
düştü. Apartman kapısına gelince adam kapıyı tutup: “Geç çabuk içeri,” diye
fısıldadı fakat Pops, kulaklarını dikip kırışık alnıyla bir süre denileni
yapmadı.
“Geç içeri Pops!” diye
kızdı Can. İhtiyar köpek başı önde, çekinerek girdi apartmana. Adam sessizce
kapıyı kapadıktan sonra köpeğin boynunu sevip tekrardan çağırdı. Birlikte
dördüncü kata çıkıp eve girdiler.
Hayvan, çekingen bir
merakla, ne yapacağını bilemedi. Havayı kokladı, etrafa bakındı, sonra oturup utangaç
bir kuyruk sallamayla halıyı dövdü.
“Biraz kokuyorsun, bir
banyo yapsan iyi olacak Pops,” deyip gülümsedi Can. Köpek de sevecen bir
gülümsemeyle büyük kafasını patilerinin üzerine koydu. Adamı izliyor, sanki
söylenenleri anlıyor, olanlara hafif kuyruk kıpırtılarıyla yanıt veriyordu.
“Dışarıda olman yasak.
Apartmanda olman da yasak. Dünyada sana da, bana da yer yok gibi görünse de bu
odaya sessizce sığabiliriz Pops. Bu ikimizin sırrı olacak. Sessiz olursak seni
buradan kimse alamaz.” Gözleri dolmuştu, köpeğe sarıldı. Bir süre halının
üzerinde öylece durdular.
Pencereden içeriye sızan,
ara ara sönüp dalgalanan sokak lambasının zayıf, sarı ışığı odanın ortasında,
ikisinin üzerinde parlıyordu. Adam, belki de çocukluğundan beri ilk kez böyle
içten gülümsüyor, içini saran bu sımsıcak ve artık kendisine yabancı olmayan
duyguyu; sevgiyi selamlıyordu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder